Los Angeles Gezisi (1. Kısım): Arkadaşlar Böyle Bir Şehir Mümkün Olabilir Mi?

Türkiye’de Ege-Akdeniz kıyılarında yaşamamış kişiler için şehrin bütün havasını değiştiren unsur: palmiyeler. Biz fanilerin, sadece yaz tatillerinde, 1-2 haftalığına gittiği tatillerde gördüğü bu ağaç, daha sonra nerede karşımıza çıkarsa çıksın o şehri bizim için tatil şehri yapıyor (Biz dedim ama, yalnız değilim di mi?)

E Los Angeles da, melekler şehri olmasının yanında, bence bir de palmiyeler şehri. Hele şu ince uzunlar yok mu, anında tatile, Californication’a ve Los Angeles olduğunu bilmeden izlediğiniz ama şehre gidince “Ben burayı bir yerden tanıyorum” hissiyle gezeceğiniz pek çok mekana ışınlıyor.

Los Angeles gezmesi de, planlaması da zor bir şehir. Hem büyük, hem dağınık. Toplu taşıma namına bir şeyler var ama arabayla 10 dakikalık yola 30 dakikası yürümeli 50 dakika öneriyor mesela. Yani aslında yok diyebiliriz. Bu sebeple eğer araba kiralamayacaksanız Uber, Lyft, Bird uyuglamalarını gitmeden indirin.

Toplu taşıma yok gibi dedim ama arabasız neredeyse 2 günüm olduğundan ve bazı hatlarda aşırı da kötü bir fikir olmadığından otobüsleri denedim. Otobüs ücreti Temmuz 2019 itibarıyla 1.75 dolardı ve binince nakit ödeniyordu. Ama benim hiçbir zaman tam 1.75’im olmadı, şoförler de her zaman “ne varsa ver geç” modundaydı. O yüzden tam paranız yoksa telaş yapmayın, ama büyük kağıt paralarınızı da makinaya kaptırmayın, zira para üstü vermiyor!

Gitmeden kalacak yeri ayarlarken açıkçası çok zorlandık. Alışmışız merkezi yerde olsun her yere yürüyerek gidelim tarzda konaklamaya. Bunun mümkün olmadığını kısa sürede anladık. O zaman da gideceğimiz her yere en azından yakın olsun, trafik derdi çekmeyelim dedik ve en son şu Airbnb‘de karar kıldık (Bu noktada seyahat yazısı yazmanın bir olmazsa olmazını gerçekleştireceğim. Çok heyecanlı! Eğer Airbnb’ye bu linkten üye olursanız, siz 40 CHF kazanacakmışsınız, ben 30 CHF.)

Bu pratik noktaları geçtikten sonra gelelim fasulyenin faydalarına.. Şaka şaka. Gelelim iyi ki ve keşkeleriyle Los Angeles’ı nasıl gezdiğimize. Optimum programın bu olduğunu iddia etmeksizin, gün gün nasıl geçirdik onu anlatacağım. Toptan bir “görebilecekleriniz” listesi yerine, bu planlaması zor ve büyük şehirde neleri beraber aradan çıkarabilirsiniz hususunda daha çok fikir verir diye düşünüyorum.

Gün 1

18 saatlik bir tren yolculuğundan sonra Los Angeles’a varıyorum. Ne mutlu ki ev sahibim eve erken girebilmemi ayarladı. Gelir gelmez duş alıp biraz dinleniyorum. Günlerden cumartesi ve yalnızım. İlk iş, kaldığım eve çok yakın olan ve gelmeden hakkında çok okuduğum Sqirl Cafe‘de bir kahvaltı. Evet çok hipster, evet pahalı ama uzun zamandır yediğim en güzel şey (Hatta döndükten sonra şu tarifi baz alıp eldeki malzemelerle yorumlayarak aynısını yapmaya çalışıyorum, oldukça da başarılı oluyorum).

IMG_6069
Sqirl Cafe’nin Sorrel Pesto Rice’ı

Downtown dedikleri şehir merkezinin pek güzel olmadığını okudum, ama görmeden olmaz. Ziyaret etmek istediğim modern sanat müzesi The Broad ve 1917’den beri hizmet veren Grand Central Market de burada.

İlk olarak The Broad‘a gidiyorum. Giriş ücretsiz. Size tavsiyem, benden daha planlı olun ve gitmeden önce rezervasyon yaptırıp sıra beklemekten kurtulun. Ama yaptıramazsanız da üzülmeyin çünkü sıra oldukça hızlı ilerliyor.

Müzeye girer girmez de, ayrı bir alan olan ve herkesin içeride en fazla 45 saniye geçirebildiği Yayoi Kusama’nın “The Souls of Millions of Light Years Away”ini görmek için telefon numaranızla kaydolun (Sıra size geldiğinde mesaj gönderiyorlar, gelen mesajı göstermeden içeri giremiyorsunuz).

IMG_6142.jpg

Müze ziyaretinden ve beklemelerden sonra acıkacaksınız ve ne mutlu ki Grand Central Market‘e yakın olacaksınız. Ben vardığımda bazı yerler kapanmıştı (mesela Eggslut), o nedenle gitmek istediğiniz yer belliyse saatlerini kontrol edin. Çok çeşit var ve karar vermesi güç. Bütün stantları gördüğüme emin olacak şekilde turumu attıktan sonra, bir çeşit gözleme olan (ama El Salvador gözlemesi) “pupusa” yemek için Sarita’s Pupuseria‘yı seçiyorum. Filmi izlememe rağmen, gördükten sonra bile burayı hatırlamasam da, meğer burası, La La Land’de ilk buluşmayı yaptıkları yermiş, üstelik ben de tam onların oturduğu yere oturmuşum.

Market1
Kaynak: https://www.seeing-stars.com/

Daha sonra sokaklarda amaçsızca yürümeye başlıyorum. Walt Disney Konser Salonu‘nu, Bradbury Building‘i dışarıdan görüyorum (Bradbury Building’i ziyaret etmek mümkün ancak ben gittiğimde kapanmıştı. Kesinlikle görmek istiyorsanız gitmeden saatlerini kontrol etmelisiniz).

IMG_6162
Bradbury Building’in tam karşısındaki mural

Neyse ki bina kapalı da olsa, karşısındaki 1985 yılında yapılmış ve ikonikleşmiş Anthony Quinn’in Zorba muralini görüyorsunuz. Bu kadar yeni görünmesinde restorasyon geçirmiş olmasının ve üzerindeki graffiti işlemez bir katmanın payı var mutlaka.

Downtown’da gezinmeye devam ederseniz, sanki 100 yıllıkmış gibi görünen ama şu an bulunduğu yere 2011 yılında geçmiş The Last Bookstore’u görebilirsiniz. Kitapçılarda raflar arası gezinirken saatler geçirmek oldukça kolay, The Last Bookstore da büyüklüğüyle bunu sizin için daha da kolaylaştırıyor. İçeride gözünüze hitap edebilecek, “instagramlık” da diyebileceğimiz çok fazla köşe var. Sahibinin amaçlarından biri de “Dükkanı Instagram için ziyaret edenleri kitap satın alıcılara dönüştürmek” imiş. Kardeşim, bir kişi hem Instagram için ziyaret edip, hem de kitaplarını alarak bir taşla iki kuş vuracak olamaz mı? Bu ne ön yargı?

IMG_6186
The Last Bookstore’un alt katı

Gün 2

Bir önceki günü erken bitirmem bu pazar sabahında işime yarıyor. Çünkü istikamet Melrose’daki Bitpazarı!

Pazarda yaklaşık 250 tezgah bulunuyor. Fairfax Lisesi’nin bahçesinde yapıldığından, giriş ücreti 5 dolar. Toplanan para liseye gidiyor. Sabah 9’dan akşam 5’e kadar sürüyor ve parayı 1 kere verdikten sonra, kolunuzdaki mühür kaldığı sürece gün içinde istediğiniz kadar girip çıkabiliyorsunuz.

Fransa’da Erasmus kapsamında geçirdiğim 1 yılda neredeyse tüm alacaklarımı bitpazarlarından ya da ikinci el ve “vintage” dükkanlarından almıştım. Ondan sonraki senelerde bu durum azalarak bitti. Hatta öyle ki, gittiğim şehirlerde bu dükkanlara gitmeye devam etsem de, dükkanların kokusuna dahi dayanamaz olmuştum. Ancak Los Angeles’a gelmişken bu pazarı görmemek bana yakışmaz. Bu yüzden sabah erkenden pazarın kapısına dayanıyorum.

IMG_6205.jpg

Pazar oldukça büyük. Ucuz değil ama güzel şeyler var. Ben de yıllardır süren ikinci el kıyafet almama orucumu bozup baya alışveriş yapıyorum. Yorulunca dinlenebileceğiniz bir alanı, bu alanda çeşitli yemek tezgahları ve canlı müziği de var üstelik! Burada, yerli Hawaii mutfağının ana yemeklerinden olan “poke bowl”u hayatımda ilk kez yiyorum. Çiğ balık, pirinç, çeşitli sebzeler ve soslardan oluşuyor. Taze soğanla ananası beraber yemeye alışık değilim ama yine de seviyorum.

IMG_6199.jpgBeğendiğim bir elbiseyi almaya karar veremediğim için çıkıp biraz Melrose Avenue‘de turluyorum. Los Angeles fotoğraflarında sıkça gördüğümüz pembe Paul Smith duvarı ve melek kanatları grafittileri pazara çok yakın.

Küçük gezimden sonra elbiseyi almaya karar verip (gereksiz alışverişe karşıyım ama aynı zamanda “almadığın için aklında kalacağına al ve aklında kalmasın”cıyım), yeni ilgi alanım mimarı kapsamında, yakınlardaki Schindler House‘u ziyaret ediyorum. 1922’de inşa edilen bu ev, ilk modern ev olma özelliği de taşıyor (Buradan sözüm olsun, bu ev için ayrı bir yazı yazacağım).

Bu bölgeyi gezmeyi aşağı yukarı bitirdikten sonra, otobüsle Hollywood Bulvarı‘na geçiyorum. Buranın pek bir özelliği olmadığını ve çok turistik olduğunu duydum, ama buralara kadar gelmişken görmemek olmaz.

IMG_6282

Gördüklerim okuduklarımı doğruluyor. Los Angeles’ta vaktiniz kısıtlıysa eleyebileceğiniz, ya da arabayla giderken turlayabileceğiniz bir yer.

Buradan, geziye teşrif eden beyefendiyle buluşabilmek için havaalanına geçiyorum. Havaalanı otobüsü 8 dolares ve yol yaklaşık 45 dakika sürüyor. Amerika’daki son arabasız saatlerim zira havaalanından araba da kiralayacağımız için farklı bir gezi tarzına geçmek üzereyim.

Oldukça uzun süren araba kiralama işlemlerini bitirdikten sonra, 2 gündür yemeden zor durduğum, Amerika’nın sadece bu bölgesinde bulunan In-n-Out Burger’a gidiyoruz. Sıra var, ama bu bir gösterge değil. Nitekim gezi boyunca gittiğimiz hiçbir In-n-Out’u sırasız görmüyoruz. Buranın güzelliği, yemeğinizi şu manzara eşliğinde yiyebilmeniz:

IMG_6340.jpg

In-n-Out’ta menüde bulunmayan, sadece yerellerin (ve artık bu yazıyı okumuş olanların) bildiği bir sipariş çeşidi var: animal style. Siparişi verirken “animal style olsun” derseniz ekstralarla dolu bir menü alıyorsunuz.

Şimdilik yazdığım en uzun yazıyı burada noktalıyorum. İkinci bölüm için takipte kalınız!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s